Ὀἰἰἰ ὀἰἰἰἰ ὀἰἰἰἰ
ᾥ ᾥ ᾯᾯ, ᾯ ᾷ ᾐᾳᾯ ᾷ ᾷᾰ
ᾂᾷ ᾰᾱ ᾷᾯ
Dostum dostum, canım dostum,
Yirmi yıldır niye sustun?
Dostum dostum, canım dostum,
Kime niye niçin küssün?
Dostum dostum,
canım dostum,
Fırtınaydın nasıl dindin sen?
Dostum dostum, canım dostum,
Yirmi yıldır niye sustun?
Dostum dostum, canım dostum,
Kime niye niçin küssün?
Dostum dostum,
canım dostum,
Fırtınaydın nasıl dindin sen?
Kırkından bir adamdı.
Görsen sanki yetmiş yaşında.
Yaz ortasından kalın bir polto vardı sırtında.
Yüreğinde ise yarım kalan asil sevdalar büyümüştü.
Toprakta kaybolan bir su dombası kadar kısaydı oysa ömrü.
O bunu hiç umursamıyordu.
Yine uzundu sakalı.
Kirpikleri çapal balamıştı.
Saçları uzundursu görmemişti.
Elleri titrek, içinde fırtınalar kopuyordu.
Yemyeşil gözlerinde ise bir şeyler
yapamamanın çaresizliği dağ gibi büyümüştü.
Sonbahardı.
Ağaçlar gazel dökmüş, yağmur çiseliyordu.
Yine aynı adam.
Sırtındaki aynı polto.
Biraz daha parçalanmıştı.
Usul usul uzaklaştı.
Yine aynı adam.
Yine aynı adam.
Yine aynı adam.
Yine aynı adam.
Yine aynı adam.
Yine aynı adam.
Yine aynı adam.
Yine aynı adam.
Yine aynı adam.
Hiçbir şeyin değişmediği,
değişmediği bir başka zamandı.
Yağan kartanelerin altından gördüm.
Yürüyordu adım adım.
Bir yerlere yetişecekmiş gibi telaşlı.
Canını doğruyup ellerine vermişler gibi öfkeli.
Dişlerini gıcırtata gıcırtata.
Yumruğunu sıka sıka yürüyordu.
Vursa dünyanın döşüne,
savaşa barış, insanlığa sevgiyi,
çocuklara yarınını verebilir miydi ki?
Verebilseydi,
canını bile verirdi.
Ama ondaki bir umuttu.
Şöyle etrafına baktı.
Her taraf karanlıktı.
Yumruğunu dişlerinin arasına alıp,
sıktı,
sıktı, sıktı.
Olduğu yere çöküp kaldı.
Aynı poltoyu çekti üstüne.
Kar döşeği rüzgar yorganıymış gibi yatsı.
Ve bir daha ve bir daha uyanmayacaktı.
Uyanmayacaktı.
Uyanmayacaktı.